A.Gürkan Erdoğa... 的个人资料agerdogan照片日志 工具 帮助

Erdoğan Adem Gürkan

12月20日

Mimar Sinan

Mimar Sinan'in Mektubu

        Birkaç yil once, Süleymaniye Camii'nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya kaldigi anlasilmis. Eğer cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde yikilacakmis. Caminin tum tasiyici yuku kemerlerindeymis. Bu kemerlerin ortalarinda bulunan kilit taslari zamanla asinmis. Ama elde yazili bir proje olmadigi için nasil degistirileceği bilinmiyormus. Hemen Turkiye'nin en yetkin muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus. Ortaya bir sürü fikir atilmis. Her kafadan bir ses çikmis ama sonuc alinamamis. Tartismalar surerken caminin icinde buyuk bir karmasa suruyormus. Ulkenin cesitli bilim kuruluslarindan bir sürü mimar, muhendis kemerleri inceliyormus. Bu adamlardan biri ortalarda dolanirken, kazara, gizli bir bolme bulmus. Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis. Uzmanlara inceletilen kagidin orijinal oldugu belgelenmis. Bu kagit parcasi bizzat Mimar Sinan'in imzasini tasiyan bir mektupmus. Mektupta yazilanlar tercume ettirilince ortaya soyle bir metin çıkmış... "Bu notu buldugunuza gore kemerlerden birinin kilit tasi asindi ve nasil degistirilecegini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit tasinin nasil degistirilecegini anlatiyormus. Bu oyuk icinde yer alan bir sise ve sise icindeki notta soyle bir sey yaziyormus: "Her kim bu tas eskidiginde yenisiyle degistirmek isterse; eski tasin yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli iple tasi bir taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida kalan kisimlarini kessin". Heyet Sinan'in soylediklerini aynen yapmis. Suleymaniye camisi boylelikle kurtarilmis. Bu mektup su an Topkapi Sarayi'nda saklaniyormus.

 

 Mimar Sinan 2

          1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikcilerden olusan bir Japon heyeti Turkiye'ye gelmis. Heyet Imar ve Iskan Bakanligi'ndan izin alarak ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis. Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinanin kalfalik eseri Suleymaniye Camisi'yle Sinan'in ogrencisi Mimar Davut Aga'nin eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmis. Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme yapmislar. Her gecen gun saskinliklari daha da artiyormus. Cunku Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildigini anlamislar. Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler. Bunun uzerine Turkiye programinin gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami uzerine yogunlasmislar. Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda bu iki caminin sabitlenmedigini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan kurtulabildigi ortaya cikmis. Minareleri incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis. Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine oturtuldugunu ve her yone yaklasik 5 derece yatabildigini gormusler. Daha derin arastirma yapmak icin Edirne'ye, Sinan'in ustalik eseri Selimiye Camisi'ne gitmisler. Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur olmuslar. Selimiye'nin tum sirlarini aylarini harcayarak cozmusler. Japonya'ya donduklerinde ise Sinan'in sirlarini uygulamaya sokarak sehirlerini Sinan'in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler dikmisler. Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari cogu sistem, yuzyillar once Sinan'in gelistirdigi mekanizmalarmis.

 

 Mimar Sinan 3

         Bir gun Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altinda bir Japon'un ayaklarini kibleye dogru uzatmis sirtustu yattigini gormusler. Tabii hemen Japon'u, "Burasi kutsal bir yer. Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza gore saygisizliktir. Lutfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmislar. Ancak, Japon trans vaziyetteymis, gozlerini kubbeden ayirmadan soyle sayikliyormus: "Bu imkansiz. Ben yillarin muhendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal goruyorum. Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri. Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey yok..."

 

 Mimar Sinan 4 

         Mimar Sinan'in Selimiye Camii'nin kubbesini o genislige oturtmak icin 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana isleminden farkli besinci bir islem yaratarak cozdüğü soylenir. Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir dehanin urunudur. Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir. Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye'den fazla turist cekebilmelerindedir....

Türkler Hakkında Ne Demişlerdi ??????

          "Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları! Üç - dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar." M.Montecuccoli(Avusturyalı Komutan)
          "İnsanları yücelten iki meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının iffetli olması! bu iki meziyetin yanıbaşında her iki cinsi şereflendiren tek bir fazilet vardır: Vatana bağlı olmak! Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardandırlar ve onun için öldürülebilirler fakat mağlup edilemezler." Napoleon Bonaparte
          "Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma, göz kamaştıran bu gölü çoşkun bir denize çevirmek tabiatı da inciten bir gaflet olur." Tasso - İtalyan Şair
          "Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş... Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asalatin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı." Demirbaş Şarl
10月20日

KIZILDERİLİ BİLGE

"Washington'daki büyük başkan topraklarımızı satın
almak istediğini bildiren bir haber yollamış.
Dostluktan söz etmiş büyük başkan... Ama, biz sizin
bizim dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz.
Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira, eğer satmaya
razı olmazsak, belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle
gelecek ve bizim topraklarımızı zorla alacaktır.
Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? Ya da
satabilirsiniz? Ya toprağın sıcaklığını? Havanın taze
kokusuna, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?
Kutsaldır bu topraklar benim ve milletim için. Yağmur
sonrası ışıldayan her çam yaprağı, denizi kucaklayan
kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis,
vızıldayan her böcek, bu dünyanın her bir parçası
milletim için kutsaldır. Ve bilin ki: Kızılderili
adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır.
Beyazların ölüleri, yıldızların altından geçmek için
uzaklara giderken doğdukları toprakları unuturlar.
Fakat bizim ölülerimiz bu büyülü dünyayı hiçbir zaman unutmazlar.
Çünkü toprak bizim anamızdır. Biz bu toprakların bir
parçasıyız. Onlar da bizden birer parçadırlar. O güzel
kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimiz, geyik, at ve
büyük kartal da erkek kardeşlerimiz... Yüksek
kayalıklar, yeşil çayırlar, ılık sıcak vücutlarıyla
taylar ve insanlar, hepsi bizim ailelerimizdir.
"Washington 'daki büyük başkan bizden topraklarımızı
istediği zaman bunları da istiyor. O bizden çok şey
istiyor. Büyük başkan bize yer vereceğini ve bizim
orada rahatça yaşayabileceğimizi haber veriyor. O
bizim babamız, biz de onun çocukları olacakmışız !
Büyük ruh milletimizi sever; fakat kızılderili
çocuklarını terk etti. Şimdi size makinalar yolluyor.
Sizin için büyük köyler yapacak. Ve, beklenmedik
yağmurlar sonrası ırmaklar nasıl yataklarından
taşarlarsa, siz de, çok geçmeden bu toprakları
dolduracak her tarafa taşacaksınız. Bizler yetim kaldık...
Bilesiniz ki... Derelerin ve ırmakların içinde
gerçekten parıldayan sular, yalnızca su değildir.
Atalarımızın kanlarıdır onlar. Size bu toprakları
sattığımız zaman, bilesiniz ki onlar kutsaldır. Sizin
çocuklarınızda öğrenmelidir onların kutsal
olduklarını. Ve... göllerin berrak sularında oynaşan
her yansının, benim milletime ait masalları,
hikayeleri anlatmakta olduklarını... Benim atalarımın
sesleridir sularda şakırdayan sesler, bunları
hatırınızda tutun ve çocuklarınıza öğretin.
Esirgemeyin iyiliğinizi ırmaklardan ve diğer kardeşlerimizden.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, onu
elde ettikten sonra ilerilere gider. Toprak onun
kardeşi değil düşmanıdır. Babalarının mezarlarını ve
çocuklarının doğum hakkını çabucak unutur. Annesi olan
toprak ve kardeşi olan gökyüzü, satılacak, talan
edilecek şeylerdir onun için ya da koyunlar,
parıldayan inciler gibi satın alınacak... O toprağı
çocuklardan çalar ve gene ilgilenmez. Açlığın dünyayı
sarsacak beyaz adam ve ardında çölden başka bir şey
kalmayacak! Beyazların şehirlerinde sessizlik yoktur.
Oralarda ilkbahar yapraklarının sesini, uçuşan
böceklerin vızıltılarını işitemezsiniz. Gürültü,
patırtı kulaklarımızda uğuldar. Kuşların ötüşünü, su
başında kurbağaların bağırışını işitemezsem bu dünyada
ne kalır ki?
Kızılderili adam vahşidir, sizin şehirlerinizi
anlamaz. O, bir gölün üstünden geçen rüzgarın mülayım
gürültüsünü sever. Öğleyin yağan yağmurun temizliği,
taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgar
kokusundan hoşlanır. Kızıl adam için hava
kıymetlidir; çünkü, hayvan, ağaç ve insan hepsi aynı
solunumdan pay alır. Beyaz adam soluduğu havanın
farkında değil sanki, birkaç gün önce ölen bir insanın
kötü kokularını duymayışı gibi... Eğer topraklarımızı
size satarsak, onu mübarek bir şey olarak
değerlendirmeli, çayır çiçeklerinin üzerinden geçen
rüzgarın, onun kokusuyla nasıl tatlı koktuğunu duymalısınız.
Topraklarımızı satma konusunda daha düşüneceğiz. Eğer
buna karar verirsek bir şartımız olacak: Beyaz adam
topraklarımızdaki hayvanlara kardeşleri gibi muamele etmelidir.
Ben bir vahşiyim ve başka türlüsünü anlayamam. Demir at
( lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce
bufalodan nasıl daha kıymetli olabilir? Hayvanlar
insanları bırakırsa, insanlar ruhlarının
yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen
insanların da başına gelecektir. Toprağın başına
gelen, oğullarının da başına gelecektir. Toprak bizim
anamızdır. İnsanlar toprağa tükürürlerse kendi
yüzlerine tükürmüş olurlar. Toprak, insana değil,
insan toprağa aittir. İnsan, hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece...
Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve
toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların
çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve
siz nasıl satın alabilirsiniz? Bir kağıt parçasını
imzalayıp verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi
zanneder beyaz adam? Havanın taze kokusuna, suyun
parıltısına sahip değilsek bunu nasıl satabiliriz
size? Son bufalo da öldüğünde onları yeniden geriye
satın alabilir misiniz?
Beyaz adam geçici bir iktidardadır ve o kendini bütün
dünyanın kendisine ait olduğu, tanrı sanmaktadır. Bir
insan annesine sahip olabilir mi? Günlerimizin kalan
kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil.
Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş
gördüler. Savaşçılarımız utandırıldılar. Yenilgiden
sonra günlerini miskince geçirdiler, vücutlarını tatlı
yemekler ve kuvvetli içkilerle zehirlediler. Birkaç
kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda, yakında
matemimizi tutacak bir tek kişi bile kalmayacak; ama ,
niye ağlayayım? İnsanlar, denizdeki dalgalar gibi
gelip geçerler. Biz gidiyoruz; ama, beyaz adamın da
birgün keşfedeceği şeyi şimdiden biliyoruz. Bizim
Tanrımız da aynı Tanrıdır. Sizler belki bizim
topraklarımıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi, ona
da sahip olacağınızı düşünüyorsunuz; fakat buna
muktedir olamayacaksınız. O insanların Tanrısıdır,
kızılderililerin de, beyazların da...
Bu topraklar onun için kıymetlidir. Onları yaralamak,
onların yaratıcısını hor görmek demektir. Beyazlar da
bir gün bu topraklardan, bu dünyadan gidecektir. Belki
de bütün ırklardan daha çabuk... Yataklarınızı
zehirlemeye devam edin! Ve bir gece kendi
çöplerinizin içinde boğulacaksınız!... Bütün bufalolar
öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten,
ormanların en gizli köşeleri binlerce insanın ağır
kokusu ile dolduktan, sevimli tepelerin görüntüsü
konuşan tellerle kirletildikten sonra...
Bir bakacaksınız ki... Gökteki kartallar yok olmuş...
Hızlı koşan taya ve ava elveda demişsiniz. Bu ne
demektir biliyor musunuz? Bu, yaşamın sonu ve sırf
daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır! Biz,
herşeyden önce, her insanın istediği gibi yaşama
hakkını tanır ve sayarız. Eğer teklifinizi kabul
edersek, bu, sadece yeni toprakları güvenlik altına
almak için olacaktır. Belki orada kısa günlerimizi
kendi alıştığımız şekilde geçirebileceğiz.
Son kızılderili bu dünyadan gittiği ve onun hatırası
yalnız bir bulutun sonsuz çayırların üzerindeki
gölgesi olarak kaldığı zaman, babalarımızın ruhu, bu
kıyılarda ve ormanlarda yaşamaya devam edecektir.
Çünkü, onlar, bu toprakları seviyorlardı, yeni doğan
bir çocuğun annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi...
Size bu toprakları sattığımız zaman,siz de onları
bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onlarla bizim
ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Onları bugün
bulduğumuz gibi hatırlayınız. Ve bütün kuvvetinizle,
ruhunuzla ve kalbinizle, onları, çocuklarınız için
koruyunuz. Ve Tanrının hepimizi sevdiği gibi siz de onları seviniz..."

Hıncal Uluç'tan BİR ŞİİR VE BİR AŞK HİKÂYESİ

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol
maçında rastladı. Okul salonundaydı maç.
Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular
arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar
yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu
dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda..
Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az
sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı
değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken
hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız
gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız
onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan
hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını
istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım
karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da
karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine
dondu.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba..
Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi
bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu
dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın
köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı
canim, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı
artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası..
Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında
oluyordu, onu bir kez daha görmek için..
Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok
minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir
defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü..
O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın
karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka
sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede
gene karşısına çıkmıştı kız bu defa, iyice gülmüştü..
Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes
nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol
takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.
Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O
kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona
karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları
gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu
çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir
konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten.
Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de
tanışırsınız.." "Mutluluk iste bu olmalı" diye düşündü
delikanlı.. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe
kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç
ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin
verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El
sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı
delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir
manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız
yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla
nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını
hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu..
Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde
öylesine duruyor, delikanlı,sahnede dünyanın en
romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün
şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydi ya- o eli
tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki
içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle
iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu
ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine
korkuyordu k i.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu
uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun
arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun
üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç sac
teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi
yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın..
Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu
çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "sizi her
maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da
maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır,
aramayacaktı.. Delikanlı o anda kararını vermişti
çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp
getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap
yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan
otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç
saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi,
en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere
oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en
heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep
tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun..
Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa
gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti
delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade,
biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.. Ankara'nın
hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için
ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız
soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime
konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke
orada olsaydın" demişti. O da olmuştu iste.. Hepsi o..
Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç
sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir
şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her
şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta
yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti,
Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini
gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı
eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan .. Kız, Necip
Fazıl ' ın dört satırını okurken..
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç oluyu mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar
içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan
geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu.
Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya..
Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı
çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin
duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler
söylemek istiyorum" dedi kız.. Oda heyecanlıydı,
belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok
teşekkürler.. Herhalde hissettin, bende senden
hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha
var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim,
hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de su anda, onu
terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar
verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında
başka kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanlı
ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha
voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne
çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra
Levent'in söyleyeceği şarkıda ki Sezen 'in sözlerini o
zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı..
Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza
verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı,
şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..Heyecanla
bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla
bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka
hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan
bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin
tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza
verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O
dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı..
Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar
kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün
delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir
seni arıyorum" dedi. "Günlerdir seni arıyorum. İşte
sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa"
dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan
ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip
çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Yaaa!.."
Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana
bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi..
"Bu da sonu onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile
bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti.
Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun
bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?. Ya da beklerken,
ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili
yaratmıştı ki, artık yasayan hiç kimse bu hayali
dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile..
hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti
yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi
kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun
üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu
soruların yanıtını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini
de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı, bendim!..
 
第 1 张,共 1 张
更多相册 (1)